Bir yaz günü Anıtpark’ta bir ağacın gölgesinde oturuyorum. Cırtlak bir horoz sesi duydum. Orta boylu, orta yaşlarda tonton bir adam bana doğru yaklaştı. Horoz sesi bu adamın avucundan geliyordu. Diğer elinde kocaman bir çuval, çuvalın içinde yüzlerce oyuncak horoz vardı. Adam, kaz yumurtası büyüklüğünde kauçuktan yapılmış, kırmızı bir ibik, püsküllü bir kuyruk, sıktırılınca gagasından bozuk bir horoz sesi çıkaran Çin işi oyuncak horozlar satıyordu. Fiyatı bir liraymış. Bizim Denizli horozuna hiç benzemeyen bu oyuncak horozlar, Tayvan’dan ithal ediliyormuş. Bir tane de ben aldım.

Adam, çuval dolu oyuncak horozlarıyla uzaklaşırken düşüncelere dalıyorum: Demek, oyuncak horozlar Tayvan’da imal ediliyormuş. Demek, benim şehrime birkaç çuval gelmiş; öyleyse diğer seksen bir vilayete de gönderilmiştir. Benim ülkeme yüzlerce çuval oyuncak horoz gönderildiğine göre, diğer iki yüz ülkeye de yüzlerce çuval gönderilmiştir. Demek, Tayvan’daki işçiler, sadece ülkeleri için değil; dünya için üretim yapıyorlarmış. Demek küçük, basit bir oyuncak horoz; Tayvan’da yüzlerce işçiye iş veriyor, işçilerin evlerine ekmek parası götürmesini sağlıyormuş. Demek, ülkemde satılan her bir oyuncak horozun parası Tayvanlı işçilerin, işverenlerin ve inovasyon odaklı tasarımcıların cebine giriyormuş… Otomobil sanayi böyle, beyaz eşya ürünleri böyle, elektrik ve elektronik ürünleri, iletişim teknolojisi ürünleri böyle, kimyasal ürünler bu şekilde diye düşünebiliriz…

Yaşanmış bu kısa öyküyü anlatmaktaki amacım, çocuklarda başarıya engel olan öğrenci gerekçelerinin belki de en önemlisini vurgulamak içindir. Bu; işsiz kalmak, işe yaramamak korkusudur. Genç, tahsil hayatını tamamlamış; ancak öğrendiklerini uygulayacağı bir alan bulamamaktadır. Kendisi, ailesi ve ülkesi için çalışma azmi, çalışma hırsı ve çalışma ümidiyle dopdoludur; ancak komşu çocuğunun başarılı tahsil hayatından sonra işsiz kalması, tahsil sürecindeki gencin başarısını olumsuz etkilemektedir. Öğrenci başarısına engel olan gerekçelerden belki de en önemlisini yok etmek için siyaset üstü millî bir istihdam politikası izlenmelidir. İşsizlerin, işverenlerin, konuyla ilgili akademisyenlerin görüşleri alınmalı; ülkenin imkânları yeniden değerlendirilmeli, ortak bir uzlaşma ile hayati derecede önemli öğrenci gerekçesi orta vadede, ortadan kaldırılmalıdır. Aksi halde biz ebeveynler, biz sorumlu ve yetkili kişiler olarak büyük bir vebal altında kalacağız. Tayvan’daki gibi sadece ülkemiz için değil, dünya için üretim yapmalıyız. Sorunu ancak bu şekilde çözebiliriz.

Başarıya engel olan öğrenci gerekçelerinden biri de “Ailem beni başka ülkelerde okutacak, mezun olunca da ailemin işinde çalışırım…” İlk bakışta bu gerekçe, olumlu bir tutum olarak algılanmakta ise de başarısızlığın bir sığınağı olmamalıdır. “Başarılı olsam da, olmasam da ailem bana iş sağlar.” Mantığı eksik bir düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. İş sağlama konusunda aileye aşırı güven, öğrencinin başarısını olumsuz etkileyebilmektedir. “Ata malı mal olmaz, kendin kazanman gerek.” atasözümüzde olduğu gibi başarı ancak bireyin kendi çabasıyla ortaya çıkmalıdır. Ülkemizin önde gelen sanayi kuruluşlarının ilk kurucuları belki bir üniversite diplomasına bile sahip değildi; Ama bu sanayicilerimiz “Servetim yedi sülaleme yeter, çocuğum okusa da olur, okumasa da…” demediler. Çocuklarını dünyanın en iyi okullarına gönderdiler. Okuttular. Çünkü kırk bin işçi çalıştıran bir şirketi yönetmek, kolay bir iş olmasa gerek. Şirket yönetimi, para yönetimi iyi eğitilmiş insanlarla ancak üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Öğrencideki “Benim hiçbir ihtiyacım yok ki…” yanılgısı da başarısız bir öğrencinin sığınabileceği çocuksu bir mazeretten başka bir şey değildir.

Başarıya engel olan öğrenci gerekçelerinden bir diğeri de “Ama hep ders mi çalışacağım, gençliğimi hiç yaşamayacak mıyım?” mazeretidir. “Haftada beş gün okul, her gün yedi sekiz saat ders… Hafta sonları dershaneye gidiyorum. Kendime yeteri kadar zaman ayıramıyorum.” diyen bir öğrenci, zamanını iyi yönetmeli. Çalışma, dinlenme ve uyku saatlerini iyi düzenlemeli. Çalışma ortamını, çalışma metotlarını, dinlenme süresini ve biçimini, uyku süresi ile uyku zamanını yeniden, eski alışkanlıklardan farklı olarak, ele almalıdır. En önemlisi de muhakkak müfredat programları, hayat okuluyla iç içe olmalıdır. “Bilgi uygulanabilir olmalıdır.” Komfiçyus’un dediği gibi eğitimde “İşitirsem unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam bilirim.” kuralı dikkate alınmalıdır.

“Ama cep telefonuyla konuşmadan duramıyorum… Ama bilgisayarın başından ayrılamıyorum…” gibi mazeretler de öğrenci başarısını çok yönlü olarak etkilemektedir. Burada, aletin kullanım amacı iyi tespit edilmeli, kullanım dozu iyi ayarlanmalıdır. Hem taşınabilir telefonlar, hem de bilgisayarlar insanların işlerini azami düzeyde kolaylaştırırken, aynı düzeyde güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Bilgisayardaki bilgi ve görüntü kirliliği tahsil hayatındaki çocukların başarısını olumsuz etkilemekte, iletişim aletlerine aşırı bağımlılığa neden olmaktadır. Muhakkak ki günümüzde bilgisayar, cep telefonu gibi enteraktif iletişim araçlarının kullanımından vazgeçmek mümkün görünmemektedir. Elektronik para, banknot ve madeni paraların yerini almakta, elektronik para transferini hatasız yapabilmek, sayfalarca yazı yazabilmek, kısaca tüm programları ustalıkla kullanabilmek; klavyeyi iyi kullanabilen maharetli parmaklara, eğitilmiş akla gereksinim duymaktadır. Öyleyse çocukların bilgisayar ve cep telefonu kullanımını yasaklamak çare değilse bile, çocukları bu aletlerin zararlarından korumak ve güvenliklerini de düşünmek son derece önemli olsa gerek.

“Arkadaşsız olamam ki…” gerekçesi, haklı bir gerekçe iken; yanlış arkadaş seçimi öğrencinin başarısını olumsuz etkileyebilmektedir. Anne-babalar, çocukların arkadaş seçiminde yardımcı olmalıdır. Gerekirse çocuğun arkadaşı, eve çağrılabilir. Davranışları yarar ve zarar açısından değerlendirilebilir. Bunlardan başka öğrenciler, başarılarına engel olan psikolojik, sosyolojik ve ekonomik birçok gerekçe ileri sürebilmektedir. Tahsil hayatında başarının tadına varmış öğrencilerin ödülleri verilmeli, gençler alanlarıyla ilgili işlerini yapmaya hemen başlamalı, kendi paralarını kendileri kazanabilmelidirler. Bu, onlar için en büyük ödül olacaktır.

Yazımı, milattan önce 399–295 yılları arasında yaşamış olan Kuan Tzu’nun ünlü sözüyle tamamlamak istiyorum: “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik, ama yüz yıl sonrası ise düşündüğün halkı eğit. Bir kez ürün verir ekersen tohum, ağaç dikersen on kez ürün verir, yüz kez olur bu ürün halkı eğitirsen. Balık verirsen bir kez doyurursun halkı, öğretirsen balık tutmayı hep doyar karnı insanın.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir